KUMRUM

GERCEK TÜRKLERIN YENI ADRESI
 
AnasayfaAnasayfa  GaleriGaleri  Kayıt OlKayıt Ol  Giriş yapGiriş yap  

Paylaş | 
 

 Osmanlının Atlı Cengaverleri:AKINCILAR

Önceki başlık Sonraki başlık Aşağa gitmek 
YazarMesaj
KUMRUM
KUMRUM YÖNETIM
KUMRUM YÖNETIM


Kadın
Mesaj Sayısı : 9909
Yaş : 45
Metin Alanı : NE MUTLU TÜRKÜM DIYENE

Ruh haliniz :

MADALYA :
Reputation : 13
Points : 10802

Kayıt tarihi : 29/08/08

MesajKonu: Osmanlının Atlı Cengaverleri:AKINCILAR   Cuma Kas. 06, 2009 10:53 pm

Osmanlının Atlı Cengaverleri:AKINCILAR

Osmanlı'nın dillere destan Akıncı Ocağı,devletin kutuluşunda ve yükselişinde, tımarlı sipahisi sınıfından sonra en büyük hizmeti gören
ordu kuruluşudur.

Yeniçeri toplam sayısının 3 bin olduğu Fâtih Sultan Mehmed'in tahta geçişinde (1451), akıncı mevcudu 50 binin üzerinde idi.Akıncı, akın yapan askerdir.Akın, düşman iline akmaktır.Nasıl akılır? Atla... O halde akıncı, tıpkı tımarlı sipahisi ve kapıkulu sipahisi gibi bir atlı,süvari sınıfıdır. Atsız akın olmaz.Süvari olmayan akıncı mevcut değildir.Osmanlı Akıncısı, at binmeyi binlerce yıllık tecrübeden sonra öğrendi. Binlerce yıl önce dünyanın en iyi at koşumlarını,çizmelerini yapmış bir ırktan geliyordu. Pasifik ile Atlantik arasında daha bin yıl önce at koşturmuştu. Dünyanın hiç şüphesiz birinci süvarisi idi.

Akıncı neslinin artık yok olduğu,1789 tarihi gibi geç bir dönemde
bile bir Almanya imparatorluk askerî jurnalinde " Avrupa'nın en âlâ süvarisi Osmanlı süvarisidir" ibaresi düşülmüştür (Cevdet Paşa, IV, 325). Varın 15. ve 16. asırlarda Osmanlı akıncısının nasıl at bindiğini
tahaylül buyurun...

Rumeli'nin fatihleri At, Türk'ün maddî gücünü gösteren
senboldür. Bozkurt'un manevî gücünü gösteren millî senbol olması gibi... Bir millet, bir işi iyi yapmasını öyle kısa müddette öğrenememektedir. İsviçreli,saat yapmayı 500 yılda öğrenmiştir.



Osmanlı akıncısı, sâhibzuhûr (birden ortaya çıkmış) değildir. Orta Asyalı süvarinin gerçek neslidir. Orta Asya'yı 13.asırda gezen bir Hristiyan rahibinin seyahat-nâmesinde, Türkler için düştüğü "sanki atlarıyla doğmuşlardı" tarihî cümlesi, Osmanlı akıncısı için de geçerlidir.
19. asrın 2. yarısındaki Çukurova Türkmeni'ne göre, en kutsal şeyler
at ve silâh'dır, kadın üçüncü gelmektedir.Refik Hâlid'in "Çete" romanında
anlattığı Millî Mücadele devri akıncısı,İzmir'e girmek için Afyon'dan itibaren atından inmeyen Türk süvarisi, akıncılar neslinin son çocuklarıdır.Akıncı, öncüdür. Piyoniyedir, gönüllüdür,fedaidir, dalkılıç ve kelle koltuktadır.Yolu o açar ve o gösterir. Ardından
ordu yürür. 14, 15 ve 16. asırlarda Balkanlar'ın fethi ve Rumeli'nde yeni
bir Türk anayurdu oluşması, birinci derecede akıncının eseridir. Akıncılık
ruh, inanç, iman, gönül meselesidir.Aynı zamanda bir dünya görüşü meselesidir. Bu hassalardan mahrum kişiden akıncı olmaz.Akıncı beyleri ailelerinden Şehsüvâroğulları'ndan inen üstâdımYahyâ Kemâl, şöyle ifadeetmiştir:

Dünyâya vedâ etdik-atıldık doludizgin
En son koşumuzdur bu asırlarca bilinsin
Lâkin kalacak doğduğumuz toprağa bizden
Simsek gibi bir hâtıra nal seslerimizden

Tuna üzerinde akıncı beylerinin çoğunun ataları, Osman
Gazi'nin kapı yoldaşlarıdır. Osmanlı'nın mübârek diye andığı,deryâ diye ululadığı Tuna'yı,Gazi Alâeddin Ali Paşa gibi hayatı boyunca 330 defa akın için güneyden kuzeye geçmiş akıncı beyleri vardır.

Onlar ova savaşçısıydı.Akıncı Ocağı, çağdaş ordulardaki komando sınıfının karşılığıdır.Atlı ve hafif silâhlı bir komando... Hareket yeteneği
olağanüstü yüksek... Görevi,düşman ülkesini taramak, düşmanın maddî ve manevî gücünü vurmak,orduya yol açmak, düşmanın Osmanlı sınırına sarkmasını önlemektir.Denizde aynı görevi, Korsan denen
deniz akıncı sınıfı yürütmektedir. İspanyolca gerilla'nın yerine son asır
Türkçesinde çok geçen çete tabiri,akıncı kavramını tamamiyle karşılamaz.Zira gerilla veya çete, daha çok dağda vuruşur. Osmanlı akıncısı ise dağ savaşı yapmaz. Ovada savaşır. Genellikle su yolunu, vadileri izleyerek yol alır. Dağ geçitlerinden geçer. Ancak dağa çıkmaz. Zira atla dağa çıkılmaz,katır gerekir; akıncı ise katır kullanmaz,katır dörtnal yapamaz. Zaten akıncının dağda işi yoktur, dağda üslenmez.
Dağda düşmanın vurulacak askeri,ordu tesisleri, meskûn yerleri yoktur.

Osmanlı'nın Balkanlar'ı ve Orta Avrupa'daki ülkeleri fethi, geniş ölçüde
akıncıların eseridir. Fethedilen ülkelerde serhad denen sınırları kollayan
da geniş ölçüde bu ocaktır.Akıncı beyi, bir komando tümgeneralidir.
Bazılarına beylerbeyi (orgeneral) pâyesi ve bu rütbenin klasik Osmanlı
dönemindeki ünvanı olan paşa titri verilmiştir. Gençliklerinde akıncı
beyliği yapmış birkaç vezir (mareşal) de vardır. Akıncı beyleri arasında sultanzâde denen Osmanlı prensleri de görülür. Dayıları padişah olan bu beyler arasında, şeref meydanında şehitlik mertebesine ulaşanlar mevcuttur.Osmanlı anlayışında, soylu sayılanların bu sınıfa alındığı
görülür. Zira akıncı erleri bile,diğer sınıflara nazaran, olağanüstü
yetkiyle donatılmıştır. Bu yetkiler, sıradan kişilere verilmez.Akıncı beyleri ya Malkoçoğlu,ya Mihaloğlu, ya Turhanoğlu,ya Paşayiğitoğlu, ya
Şehsüvâroğlu, ya Evrenosoğlu'dur.Devletin kuruluşunda hizmet vermiş namlı Osmanlı askerî aristokrasisidir.Akıncının imtiyazı, ona verilen
ve tanınan ayrıcalıklar,görevini en iyi yapabilmesi içindir. Canını yüzlerce defa pervasızca ortaya koyabilmesinin sonucudur. Akıncılara fedaî,dalkılıç, serdengeçti, deli gibi adlar verildiği de tarihî metinlerde
görülür. Her kelimenin sözlük anlamı açıktır. Akıncılar, zengin damlardır. Ganimet hisseleri büyüktür. Devlettenmaaş almamaları, ganimet hissesiyle geçinmeleri, akıncıları mağrur, müstağni bir askerî sınıf hâline getirmiştir.Meslekten çekilince han, hamam, çift,çubuk sahibi olurlar. Ama çoğu genç yaşında şehâdet şerbetini içer.

Akıncıların Özellikleri

Akıncılar, çoğunlukla Rumeli ve Batı Anadolu (Muğla'dan Balıkesir ve
Çanakkale'ye kadar) çocuklarıdır. Her akıncı adayı, beyine kendisim tanıtmak durumundadır. Bu bakımdan diğer ordu sınıflarına alınma şartlarına hiç benzemez.Kabûl veya red, akıncı beyinin iradesindedir. Padişahın bile, bir kişiyi bir akıncı beyine tavsiye ettiğini gösterir
tek belgeye rastlamadım. Tek kötü akıncı, akında birliğinin mahvına sebeb olabilir. Hızla düşünüp karar verebilecek,kararını yıldırım hızıyla uygulıyabilecek,komutanının "öl!" emrine gözünü kırpmayacak yapıda olması gerekir. Atına ve silâhlarına üstün şekilde hâkim olabilmesi lâzımdır. Çoğunluk babadan oğula mesleği sürdürenlerden oluşur. Zira bir akıncıyı, ancak daha tecrübeli bir akıncı yetiştirebilir.Akıncılar, birçok vergiden muaf kılınmıştır. Rumeli'nde bazıları muazzam toprak sahipleridir.Bazılarına devletin tımar verdiği görülür. Birçok akıncı
beyinin nesli, günümüzde devam ediyor.Akıncı, pratik şekilde mutlaka birkaç, en az bir Balkan ve Avrupa dilini Evliyâ Çelebî'nin tabiriyle İnce
konuşmak", yani telaffuz yanlışı yapmamak mecburiyetindedir. Zira ocağın çok önemli ikinci görevi, haberalma'dır.Dîvân-ı Hümâyûn (Osmanlı imparatorluk bakanlar kurulu), istihbarat görevlerinde, akıncı ve korsan subaylarını kullanır. Bunları, Avrupalı kimliğinde Avrupa ülkelerine salar.Akıncılar, musikiye ve şiire âşıktır.En güzel Rumeli Türküleri, akıncı Türküleridir.İçlerinde öyleleri vardır ki, Itrî veya Dede Efendi o kompozisyon formunda daha başarılı olamazdı. Musikimizin
anonim şaheserleridirler. Aynı zamanda akıncının, serhad insanının,
ne kadar duygulu ve yüksek estetik çizgide bulunduğunu gösterirler.
Akıncı beylerinin sarayımsı, büyük malikâneler içindeki konaklarında, atalardan kalma antika eşya arasında yüzlerce hizmetkâr hizmet eder. Beylerin şahıslarına bağlı muhafız birlikleri,yüzlerce muhteşem atın barındığı ahırları vardır. Bey konakları, şair, müzisyen,san'atkârlarla dolup taşar.

Düşman Arazisinde Harekât

Akıncı Ocağı, bilhassa Orta Avrupa hakkında, özellikle Almanya, Çekoslovakya,Polonya, İtalya gibi Osmanlı Türkiyesi ile sınırdaş ülkeler
hakkında çok dakik ve taze bilgiye sahibi olmaya mecburdu. Aksi takdirde akın, felâketle sonuçlanabilirdi. Akınlar,çok küçük atlı birliklerle yapılabildiği gibi, ordu büyüklüğünde, 40 binsüvariye bile erişebilen kuvvetlerle deyapılıyordu. Büyük birlikler, düşman iline girdikleri zaman, parçalara ayrılıp yollarına devam ederler, belirli menzillerde
her parça daha küçük parçalara ayrılarak at sürerdi. Sonra ayrılan birlikler, ayrıldıklarından başka menzillerde toplanarak, bütün hâlinde Osmanlı toprağına dönerlerdi. Akıncı birliğine, kolordu büyüklüğünde olsa bile,istisnaları dışında top verilmezdi.Zira top, kullanmak için bir yerde durmayı gerektiren, akıncının hızını kesen bir silâhtı. Akıncı zaten kaleye, müstahkem mevkie, düşmanın muntazam ordusuna çatmaz, bunlardan kaçınırdı.Gerçi Yavuz, Çaldıran'da Rumeli'den getirdiği akıncı birliklerini kullandı(23 Ağustos 1514); fakat böyle istisnalar çok değildir. Mohaç'ta Kânûnî de akıncı tümenleri kullanmıştır. Çaldıran'da
akıncı tümenlerinden birine Malkoçoğlu Ali Bey, diğerine kardeşi
Malkoçoğlu Tur-Alî Bey komuta ediyordu.Safevî ordusuna pervasızca girdiler.30 dakika arayla iki kardeş şehit düştü. İkincisinin de şehit düştüğünü gören başkomutan Sultan Selim'in ağladığı meşhurdur. İki kardeş, Osmanlı soyluluğunun kreması idiler. "Tâcü't-Tevârîh "te Hoca Sâdeddin Efendi,destansı bir ifadeyle anlatmıştır. Büyükleri Ali Bey, Yavuz'un ağabeyi Sultan Korkut'un kızı Ferahşâd Sultan ile evli idi. Bu iki kardeşin küçük kardeşleri Hamza Bey ise, daha alay beyi (komando albayı) iken 13 yıl önce, 1501'de şehit düşmüştü. Babaları Malkoçoğlu Koca Balı Paşa,1498'de Varşova'ya girdiği için Varşova Fâtihi denen büyük akıncı beylerbeyisi idi, 1506'da Saraybosna'da cami yaptırmıştır. Balı Paşa'nın kardeşi Dâmâd Yahyâ Paşa, İkinci Bâyezîd'in damadı, veziri, Yahyâ Paşa-zâdeler denen çok ünlü akıncı beylerinin atası,
Osmanlı devletinin Budin (Macaristan) eyalet beylerbeyileri (genel valileri) askerî dehâ sahibi akıncı komutanları Balı Paşa ile Mehmed Paşa'nın babasıdır. 1919'a kadar Medîne-i Münevvere'yi savunan Fahreddin Türkkan Paşa, Yahyâ Paşa-zâdeler'dendir.Osman Gazi'nin mâruf yoldaşı Gazi mial Bey'den indikleri için Mihaloğulları denen akıncı beyleri ailesinden Gazi Alâeddin Ali Paşa -ki akın maksadıyle Tuna'yı kuzeye doğru hayatı boyunca 330 defa geçmekle ünlüdür- Macaristan
kralı Büyük Matthias Corvinus'un Mehtâb Hanım adını alan kızı
ile Savoie (İtalya) hanedanından bir rensesi tutsak alıp onlarla elenmişti.Bunlardan 5 oğlu oldu. 5 kardeşin hepsi,1520-1568 arasındaki çeşitli akınlarda şehit düştüler; biri rahat döşeğinde
ölmedi. Alâeddin Ali Paşa'nın kendisinden bir yıl önce 1506'da ölen kardeşi Gazi İskender Paşa, 1478 Ağustosunda Venedik şehrini yakmakla ünlüdür,vezir pâyesi almıştır.
Haberalma faaliyeti akıncı ajanlar Avrupa'da dolaştıktan
sonra, yazılı ve sözlü raporlarını beylerine, beylerbeyilerine verirler, gereken bilgiler İstanbul'a iletilirdi."Akıncılar dünyaca korkulan bir teşekküldü" diyen Franz Babinger (Mehmed der Eroberer, 2, şunları
yazıyor (s. 510): "Hayrete değer derecede iyi düzenlenmiş bir gizli hizmet şebekesinin kolları, Türk imparatorluğunun dışında dalbudak salmıştı.Bilhassa Fâtih Mehmed'in İtalya'daki ajan şebekesi, çeşitli İtalyan devletlerinin en yüksek çevrelerine sızmıştı."İkinci Bâyezid devrinde (1481-1512), İskender adındaki Türk ajanının Fransa'ya dair raporu bugün elimizde arşiv malzemesi olarak mevcuttur ki, burada Fransa'nın mülkî örgütlenmesi,ekonomik gücü, ordu ve donanması
üzerine bilgiler, ülkedeki politik akımlara ve hurda ayrıntılara kadar
anlatılır. Rapordaki İskender imzası,şüphesiz, çok iyi Fransızca bilen
değerli bir akıncı subayına aittir ve rapor,padişaha sunulmak derecesinde önemli bulunmuş ve günümüze kalmıştır.Hindistan'daki Osmanlı haberalma şebekesi bile ünlüdür. Bir Cihan Devleri'nin başka türlü hayatını sürdürmesi mümkün değildir.Osmanlı ajanları olan akıncı ve korsan subayları, gönderildikleri ülkelerde bazan yıllarca kalıyorlardı. Ülkenin dilini çok iyi konuşuyor, aynen o ülke halkı gibi aşıyabiliyorlardı. Tercihen keşiş, papaz, sofu bir burjuva veya tacir kimliğine bürünürlerdi.Çok zeki idiler. Bir akıncı ajanında başka ne gibi vasıflar aranarak seçildiklerini anlatan bir belge yoktur. Ancak Kalkaşendi,
"Sübhü'l-A'şâ" adlı eserinde (c.I, s. 123-4), Mısır Türk Memlûk sultanlığında kullanılan ajanların vasıflarını bize bildiriyor. Tabiî Memlûkler'de haberalma gerekliliği, Osmanlı'ya göre çok sınırlı idi, Osmanlı gibi Avrupa ile burun buruna değillerdi.Gene de Osmanlı'nın, bir ajandan,aynı yetenekleri beklediğini düşünebiliriz.Mısırlı büyük tarihçi, bir ajanın şu vasıfları taşıması lüzumunu bildiriyor:Mutlak bir sadakat, bütün davranışlarında samimiyet, zekâ, akıl, kurnazlık,hile ve düzen yeteneği, seyahat tecrübesi, gideceği ülkeyi iyi tanıması (daha önce bilmesi, bilmiyorsa bütün bilgileri edinerek oraya gitmesi), ülkenin
dilini çok iyi konuşması, işkenceye tahammül, yakalandığı zaman hiç bir
baskıda devletine ihanet etmiyecek direnme kabiliyeti...

İki Ülkü: Cihad, Kızılelma

Akıncı, bu çok zor mesleğini, hem dinî, hem millî birer ideale (ülküye) dayanarak ve inanarak yürütüyordu. Dînî ideali şüphesiz cihad fikri idi. Cihad fikri ve imânı, Türkler'in yurd tutmalarına çok yardımcı olmuş bir idealdir.Akıncıyı, sınır ötesi yüzlerce kilometre ötelere akıtan güçlerden biridir.Millî ideal de kuvvetlidir. Akıncılar,akın sırasında küçük kollara ayrıldıkları zaman, birbirlerine "Kızılelma'da buluşalım!" diyerek vedâ ederlerdi(Hammer, Fransızca trc, VI, 264, not 1). Kızılelma, Türk'ün erişilmez ülküsüdür.Bu ifade, akıncıların, biribirlerinden ayrıldıkları zaman, tekrar buluşma ihtimallerinin ne kadar zayıf olduğunun
da delilidir. Bu sözü söyleyip,ana birliğinden ayrılan asker, dünyanın
en yüksek millî kültür ve şuurunu almış askeridir. Daha mükemmel bir asker yetiştirmek, hiçbir akademinin haddi değildir. Her akademinin hedefi, zaten böyle bir asker yetiştirmekten ibarettir.Ve bir askerin birliğinden ayrılırken bu vedâ sözünü söyleyebilmesi için, asırların bir yılın istifâsından (arınmasından)geçmesi lâzımdır. Nevzuhur (yeni ortaya
çıkmış) bir ordu mensubunun edeceği lâflardan değildir.Bu cümleyi söyleyen akıncı, üstelik Kızıl Elma'nm neresi ve ne mene şey
olduğunu bilmemektedir. Tarihçi olduğum halde, ben bile tastamam bilemiyorum.Viyana, Roma, hattâ Cennet-i Alâ'nın ta kendisi olduğu iddiaları vardır.İki bin yıldır Türk'ün sakladığı millî bir sırdır. Sırra erişebilmek için neyapılacağı da malûm değildir. Belki bu sır erenlere açılmıştır. Şehitlerin belki hepsinin, belki bir kısmının sırra erişebildiklerini
düşünüyorum. Şüphesiz olan taraf, bu sırra erişmek için milyonla
Türk'ün kan akıtıp toprağa düşmüş olduğudur. Meriç'le Ağrı Dağı arasında Türkiye, Adriyatik'le Pasifik arasında Türklük, bu sırrın yüzü suyu hürnıetine vardır.Evliyâ Çelebi, biz yazarların hiç birimizin
erişemediğimiz kalem kudretiyle,çok yakından tanıdığı akıncıları şöyle
anlatır (V, 528-9): "Gaazîleri dâima kılıcı belinde, tüfengi elinde adamlar
olup, şeb rûz (gece gündüz) silâhları ile yatarlar. Hattâ gusl eder (yıkanır)iken ve namaz kılar iken bile âlât-ü silâhları yanlarında âmâde dururlar.Kuşakları ekseriyyâ zünnâr tâbîr eyledikleri kınbend kuşakdır...
Bir esîr bulunca, onunla bağlarlar;bir kuyudan su çekseler, kuşağı ile
çekerler. Nice gaazîler, esîr oldukdan sonra, kuşağını kemend edip düşman kal'alarından firar etmişlerdir... Yoldaşlarını esâretden kurtarmak için her fedakârlığı yaparlar. Bir Alman zâbiti 'Hây gidi Türkler hây, kendi adamlarını nice kurtarmaya gelirler;amma biz olsak, bizi kimse kurtarmayıp kürekde ölürüz' dedi."

Günümüze Sarkan Korku

En çok akın yapılan yerler Avusturya,Bavyera, Bohemya gibi Almanya
imparatorluğu ülkeleri, Kuzeydoğu İtalya, Polonya'dır. Akıncılar, Beç (Viyana),Praha (Prag) gibi şehirleri avuçlarının içi gibi bilirler (Evliyâ, VII, 8.Batı Prusya'ya, Brandenburg'a, Berlin'e kadar gidenleri vardır (Evliyâ, VII, 92).Avrupa ve Balkan dilleri dışında, okumayı sevenler, Arapça ve Farsça da öğrenmişlerdir.Ocağı diri tutmak için
akıncı oğulları yetmez, zira şehâdet mertebesini ihraz edenler çok olur. Aydın,Sığla (İzmir), Saruhan (Manisa),Menteşe (Muğla) taraflarının gözüpek Anadolu çocukları, Tunaboyu'na gelip akıncı ocağına girerler. (Evliyâ, VI,276). Hıristiyan dillerini yalnız konuşmaz,okuyup yazarlar (Evliyâ Çelebi,VI, 442).Akıncılardan korunmak için Avrupalılar,özel dualar okurlar. Bu akıncı duaları, Avrupa şiirinde, ayrı bir tür oluşturur (M.Röhlisberger, Türkei,Bern 1959, s.128).Akıncı, günümüze kadar Avrupalı'yıkorkutmuştur. Akıncıyı unutmamışlardır.1930 yılında Avusturya'da ağlayan çocukları "Sus, Türk geliyor!'' diye susturmak âdeti sürüyordu(Yeni istanbul gazetesi, no.717,21.2.1951, s.5b sonları). Viyana'nın ünlüSt.Stephan katedralinde, 1534 yılında,
çan kulesinde Türk akıncılarının yaklaştığını görüp Almanya imparatorluğunun taht şehri halkına çanla bildirmek için bir memuriyet ihdas edilmiş,bu memuriyet ancak 1956 yılında Viyana belediye meclisinin "Artık bir Türk akını tehlikesi kalmadığı ve bu görevin lüzumu olmadığı" gerekçesine dayanılarak lağvedilmiştir. (Yeni Sabah, no.6.060, 9.1.1956, s.3b ortaları).Epey eğlenceli bir nottur, nutulmasın
diye kaydediyorum. Türk Çanı denen pek çok Orta Avrupa şehir ve kasabasında bulunan bu âdet ve görevi, en son Viyana'nm ortadan kaldırdığını sanıyorum.

Ferhad Paşa ve Kasım Bey

Akıncılar başlarına, Orta Asya'daki ataları gibi, kızıl-börk giyiyorlardı
(Kemâlpaşa-zâde, Tevârîh-i Al-i Osman,Ali Emîrî, no.31, v.95b). Kızıl
(al, kırmızı), Osmanoğulları'mn hanedan rengi, oradan Türk bayrağının rengidir(sultan denen Osmanlı prensesleri,gelinliklerini bile kırmızı giyerlerdi).Bizzat akıncı subaylığından yetişme,sonradan maliyeye geçen ve Sokollu-zâdeler'den olan büyük tarihçi Peçevî İbrahim Efendi (Paşa), dayısı Ferhad Paşa'yı anlatırken, akıncıların, börklerinin üzerine kurt başı koyduklarını yazar. Artık bu büsbütün Orta Asya'dan getirilmiş bir millî senboldür. Ve İslâm öncesinden kalmış, iki bin küsur yıllık Türk millî senbolüdür.Akıncılar, kartal kanadı takınır, subaylar
-çok değerli olan- kaplan ve leopar postu giyerlerdi.Akınlarda büyük ganimet elde edilirdi.Zaten ocağın gayesi, düşmanı iktisaden
çökertip, muntazam Osmanlıordusu için olgun meyve hâline getirmek
veya Osmanlı'ya sataşmaktan alıkoymaktı. Akıncı albaylığından ayrılıp
imparatorluğun yüksek maliye bürokrasisine geçen, Macarcayı çok iyi konuşan,okuyan ve yazan, Macaristan'da sancak merkezimiz Peç'te doğduğu için Peçevî denen büyük tarihçimiz İbrahim Efendi, Budin'de (Budapeşte)şehid olan dayısı Bosna beylerbeyisi (eyalet valisi, akıncı orgenerali) Ferhad Paşa'yı anlatır: Paşa, Almanya hizmetinde bir Hırvat soylusunu tutsak alır. Soyluyu kurtarmak için ailesinden paşaya 30 bin altın gelir. Paşa, adamı salıverir. Paraya hiç dokunmaz. Tamamını,
Bosna'nın Banyaluka şehrinde bir cami yaptırmak için harcar. Ölümünden önce kadı huzurunda 800 kölesini âzâd eder. Ölümünde daha 300 kölesi, vârislerine kalır. Sokollu-zâdeler'den -Boşnak asıllı- olan paşamızın servetini artık tahayyül buyurun!Akıncı beyi, padişahtan veya serdardan,geri dönmeme emri bile alırdı.Böylesine bir meslekti. Evliyâ Çelebî,Viyana dışındaki Kasım Bey Şehitliği'ni, olaydan 136 yıl sonra, 1665'te ziyaret etmiştir (Evliyâ Çelebi, resmî Türk hey'etinde Viyana'ya gelmiştir).Olay şudur: 1529da Kaanûnî Sultan
Süleyman, Viyana'yı kuşattı. Sonbahar yağmurları başlayınca, bataklık araziden çok büyük ordusunu çekmeye başladı.Ordunun burnunun kanamadan Budin'e (Budapeşte) gelebilmesi için,Kasım Bey, akıncıları ile Almanya'nın altıını üstüne getirdi ve verdiği zayiata aldırmadı. Binlerce akıncısı ile dönüşte Viyana önünde şehit düştü. Almanlar,
40 büyük çukurda 12.000 akıncının beyleri Kasımla beraber yattığı şehitliği,Evliyâ Çelebî'ye göstermişler ve akıncıların, gazi arkadaşları tarafından,silâhları ile beraber gömüldüğünü anlatmışlardır.Silâhı ile gömülmek İslâm'da yoktur. İslâm öncesi Türk geleneklerinden biridir.

Ocağın Sönmesi

Akıncılar, daha Yıldırım Bâyezid zamanında (1389-1402) çok önemli bir
askerî ocak (sınıf) hâlini aldı. Akıncılığın büyük dönemi 1595'e kadarki 125-130 yıldır. 27 Ekim 1595'te Köprü Faciası denen felâkette, akıncılar, kışın köprü çöküşü sonucu buzlu Tuna'ya döküldüler.
Canlarından fazla sevdikleri akarsuda can verdiler. 16. asırda, sayıları
bir ara 100 bine yaklaşan akıncılar,17. asırda artık küçük bir süvari sınıfı
idiler. 17. asır akınları, çap bakımından 15. ve 16. asır akınları ile kıyaslanamaz.Ama 1683'e kadar daha epey önemli akın hareketine rastlanır. Bir veya birkaç akını anlatmak, konumun dışındadır.
17. asırda Kırım süvari ordusunun, akıncı ocağının fonksiyonlarını ifa etmeye çalıştığı görülür. Ancak Osmanlı düzeni ile değil, Cengiz düzeni ile savaştıkları için, eski stratejik ve taktik sonuçlar elde edilemez. 18. asırda, artık akıncı ocağından bahsetmek zordur. Ünlü akıncı ailelerinin beyleri, Rumeli'ndeki malikânelerinde, dedelerinin servetiyle yaşayan soylu bir tabaka oluşturmuşlardır.Bayındırlık eserleri yaparlar. Yoksulu
kollarlar. İlmi, san'atı, musikiyi, edebiyatı himaye ederler. Fakat akın yapmazlar.Akın yapacak askerleri de yoktur. Başka bir dünya meydana gelmiştir.Ancak Türk süvarisi, yakın zamanlara kadar akıncı ruhunu muhafaza ettiğini birçok savaşta ve harekette isbat etmiştir.
1877'de fiilen Tuna'dan ve 1913'te Adriyatik'ten çekilince, akıncı
beyleri nesli, Meriç sınırına gerilemiş Türkiye'nin bugünkü topraklarına
akarlar. Onların çocukları şimdi İstanbul'da, Ankara'da yaşıyorlar.
Bütün varlıkları, Rumeli'nde, düşman elinde kalmıştır.

AKINCILARIN KANUNİ'YE BİLE REST ÇEKEN CESARETİ
Türkler, Mohaç muharebesini yapmadan evvel, Mohaç sahrası önünde
durdular, ne yapacaklarını düşündüler. Serhad akıncı beylerinin fikirlerini
anlamak istediler. Çünkü, düşman memleketi hakkında en çok şey bilen onlardı.Ordunun başkumandanı KaanûnîSultan Süleyman'dı. Sadrıâzamı İbrahim Paşa da orduda idi.İbrahim Paşa, serhad beylerinden Hüsrev Beyi çağırdı, "Padişah size danışmak istiyor" dedi. Husrev Bey şu cevabı verdi:"Biz, serhadde danışacağımız zaman, serhadin görmüş geçirmiş ihtiyarlarına danışırız. Ferman olunursa varup söyleşelim ve size cevap getirelim."Bunun üzerine Sultan Süleyman, "Kimlere damşacaksanız, o adamları buraya getirin" dedi.Husrev Bey, durduğu tepe üzerinden, aşağıdaki bir adama seslendi:"Tiz var; Koca Alay Beyi, Kara Osman, Mehmed Subaşı, Adil Toyca,Balaban Çeribaşı gelsünler. Padişahımız danışmak istiyor."Emri alan adam yerinden fırladı. Aradan çok geçmedi; bir de baktılar,karşılarına bir adam çıkageldi. Bu, Âdil Toyca idi. Yaşlı, iri bir adam. Tolgası başında, kepeneği atının terkisinde. Sakalı yok, fakat pala bıyıkları tolgasının dışına fırlamış. Sanki, düşman bağrına saplanacak birer ok.Husrev Bey ona, "GelÂdil Toyca" dedi. Padişahımız danışmak, yapılacak işi görüşmek istiyor."
Âdil Toyca, derhal şu cevabı verdi:"Artık bu yerde müşavere olur mu?.. Düşmanla dövüşmekten başka şey olur mu?.. Beni Koca Alay Beyi gönderdi. Düşman alayları görünmüş,çarhamız (öncüler) elleşmeye başlamış. Gelin, sancağınızın dibinde bulunun. Alayları ağırlıklarından ayıngörün." Sonra, atını tepti, alayına doğru dolu-dizgin savuşup gitti.İşte, o zamanın akıncı beyleri, padişaha karşı bile böyle davranırlardı.Düşmanı ezmekten, Türklüğü yüceltmekten başka bir şey düşünmezlerdi. İşleri güçleri, canlarını feda ederek memleketlerinin yüzünü ak etmek, düşmanlarını daima âciz görmek ve âciz hale getirmekti. Serhadlerde, Türk toprağının en fedakâr, en bahadır koruyucuları bunlardı. Orduya zaferi bunlar hazırlarlardı. En çetin kalelerin alınmasını bunlar kolaylaştırırlardı.Düşmanı mahvetmek için, onun kolunu ve kanadını ilk evvel onlar kırarlardı.(Ahmed Refik, Türk Akıncıları, Muallim Ahmet Halit Kitaphanesi, İstanbul 1933)


Ruhları Şad Olsun!

_________________



Sayfa başına dön Aşağa gitmek
Kullanıcı profilini gör
KUMRUM
KUMRUM YÖNETIM
KUMRUM YÖNETIM


Kadın
Mesaj Sayısı : 9909
Yaş : 45
Metin Alanı : NE MUTLU TÜRKÜM DIYENE

Ruh haliniz :

MADALYA :
Reputation : 13
Points : 10802

Kayıt tarihi : 29/08/08

MesajKonu: Geri: Osmanlının Atlı Cengaverleri:AKINCILAR   Cuma Kas. 06, 2009 11:07 pm




Türkler tarihe adını altın harflerle yazdırmış bir millet olarak birçok iz bırakmıştır. İşte o izlerden bazıları, bilinmeyenler, farklı örnekler...
[tr][td] [/td][td][/td][/tr]


Kendinizi Türklere Emanet Edin

16. yüzyılda Osmanlı Devleti'nin gelişme yolu üzerinde direnmiş ve Türk orduları ile savaşa tutuşmuş olmasından dolay Katolik Avrupa tarafından kendisine "Hıristiyanlığın şövalyesi" unvanı verilen Boğdan Beyi Büyük Stefan'ın ölüm döşeğin de, evlatlarına gayet ibretli bir şekilde:
"Belki de yakında himayeye muhtaç olacaksınız Asla Rus'a yanaşmayın. Haindir, sizi yok eder. Fakat kendinizi Türklere emanet edin. Adil ve merhametlidirler" diyerek nasihat ettiğini…

Ecdadımızın Silinmez İzleri

1976 yılında Suudi Arabistan’ın Cidde şehrinde, deniz suyunu tatlı suya çeviren bir tesisin açılışından sonra meslektaşları ile sohbete girişen dönemin Türkiye Büyükelçisi Necdet Özmen'in bir ara söze: "Bu Suudi Arabistan'ın ilk tuzdan arıtma tesisidir" diye başlaması üzerine
Fransız Büyükelçisinin hayretler içinde kalarak:"No... Sör... Bu Suudi Arabistan'ın ilk tuzdan arıtma tesisi değildir. İlki Osmanlıların 1800lü yılların sonunda yaptığıdır" diyerek ecdadımızın eşsiz mirasından habersiz yaşayan elçimizi mahcup ettiğini ,

Bitmeyen Osmanlı Sevgisi
Balkanlar'dan Orta Doğu'ya kadar büyük bir coğrafyanın 1. Cihan Savaşından sonra elimizden çıkmasına rağmen, o topraklarda yaşayan halkın hala büyük bir hasretle "Osmanlı, Osmanlı " diye sayıkladığını .. Budapeşte'den gelen bir yazarımıza bir Boşnak’ın. "Mademki İstanbul'a gidiyorsun Allah aşkına o şehrin toprağını benim için öp Allah benim canımı İstanbul'u görmeden alması!" dediğini Trablusgarp’taki ihtiyar Cezayirlilerin, boyunlarına muska diye Osmanlı parası taktıklarını…

Avrupa'da Akıncı Korkusu: 1534 yılında Viyana'daki St. Stephen Katedrali'nde. Osmanlı akıncılarının yaklaştığını görüp çan çalarak haber vermekle vazifeli bir memuriyetin ihdas edildiğini ve bu memuriyetin ancak 1956 yılında, Viyana Belediye Meclisince. Artık bir Osmanlı tehlikesi kalmadığından, bu vazifenin lüzumu yoktur" diye bir karar alınarak iptal edildiğini...
Cennette Yer : Osmanlı Devleti'nin zirvelerde şahlandığı, akıncılarının Avrupa içlerinde at oynattığı bir dönemde. Kilisede bir papazın vaaz verirken "Dünya hâkimiyetinin Türklere fakat Cennet'in de kendilerine ait olduğunu... " söylemesi üzerine, bu taksime aklı yatmayan cemaatten bazılarının büyük bir ümitsizlik içinde: "Dünyada bizi yurtlarımızdan çıkaran Türkler hiç Cennet'te yer bırakırlar mı?" dediklerini...
Batışın Resmi
Yükseliş dönemimizin ruhunu yansıtan mütevazı Topkapı Sarayına karşılık, yıkılışımızı resmeden Versay taklidi Dolmabahçe Sarayının Avrupa'dan borç alınan para ile, 9 ton altın ve 41 ton gümüş kullanılarak inşa edildiğini...

Ağaca Asılan Zekat Parası

Fatih Sultan Mehmet Han devrinde bir Müslüman’ın günlerce dolaşıp yıllık zekatını verebileceği fakir birini arayıp bulamadığını, bunun üzerine zekatının tutarı olan parayı bir keseye koyarak Cağaloğlu'ndaki bir ağaca asıp, üzerine de:
"Müslüman kardeşim, bütün aramalarıma rağmen memleketimizde zekatımı verecek kimse bulamadım. Eğer muhtaç isen hiç tereddüt etmeden bunu al" diye yazdığını..
Ve bu kesenin üç ay kadar o ağaçta asılı kaldığını,


Pasaport Farkı Osmanlı Devleti'nin yıkılmasından sonra, son derece üzgün ihtiyar bir Ürdünlünün, elindeki yeni Ürdün pasaportuyla İsviçre sefaretine giderek: "Herkes bu pasaportla alay ediyor Eskiden Osmanlı pasaportum varken selam dururlardı. Ben Osmanlı teb'asıyım ne olur bunu değiştirin" diye sefaret yetkililerine yalvardığını…
Türk Köşesi: Devlet i Aliye yi Osmaniye'nin üç kıtada at oynatıp buyruk yürüttüğü ihtişamlı dönemlerinde, Avrupa'da Türk hayat tarzı ve modasının çok tesirli hale geldiğini Evlerinde Türk köşesi bulundurmayan sosyete mensuplarının ayıplandığını
İçi Yivli Toplar ve Ecdadımızın Sızlayan Kemikleri
Yavuz Sultan Selim Han'ın Ridaniye Savaşı'nda, ileri görüşlü babası Sultan II Bayezid' ın icadı olan "içi yivli topları kullanarak büyük başarılar elde ettiğini..
Bugün ise bizlerin hala II Bayezid'in bu büyük icadını tarih kitaplarımızda: "Yivli top 1868 de Almanlar tarafından icad edildi" diye okutma gafletini göstererek ecdadımızın kemiklerini sızlattığımızı..

Milletlere Göre Fiyat Farkı
Osmanlı'nın son döneminde (1850) İstanbul'da uzun yıllar kalmış bir batılı tarihçi olan M A Ubicini'nin şehirde yaşayan değişik milletlerin karakter yapılarını öğrendikten sonra, hatıralarında:
"Bir kaide olarak, Ermeni ye istediği paranın yarısını, Rum’a üçte birini, Yahudi ye dörtte birini veriniz. Fakat bir Müslüman’la alışveriş ettiğiniz zaman istediği fiyattan emin olunuz ve istediğini veriniz" diye yazdığını…

Vahşetin Böylesi
1096 yılında Haçlıların Kudüs'e girerek 40. 000 Müslüman’ı kılıçtan geçirdikten sonra Gödofroi dö Buygom' un Papa II Urban' a yazdığı mektupta:
“Kudüs'te bulunan bütün Müslümanları katlettik, malumunuz olsun ki, Süleyman Mabedi'nde atlarımızın diz kapaklarına kadar Müslüman kanına batmış olarak yürüyoruz. " diyerek barbarlıklarını belgelediklerini

İnsanlığın En Muhteşem Harikası
Osmanlı içtimai yapısı üzerine uzman olan Erlanyen Üniversitesi profesörlerinden Hutterrohta :
"Osmanlı Devleti, geniş topraklarını ve üzerindeki çeşitli kavimleri, Topkapı Sarayı'ndan mükemmel bir şekilde idare ediyordu. O saray da batıdaki en mütevazi bir derebeyinin sarayı kadar bile büyük değildi. Bu nasıl oluyordu?" diye sorulduğunda, Profesör Hutterroht'un:
"Sırrını çözebilmiş değilim. 16. asırda Filistin'in sosyal yapısı üzerinde çalışırken öyle kayıtlar gördüm ki hayretler içinde kaldım. Osmanlı, üç yıl sonra bir köyden geçecek askeri birliğin öyle yemeğinden sonra yiyeceği üzümün nereden geleceğini planlamıştı. Herhalde Osmanlı, devlet olarak insanlığın en muhteşem harikasıdır" diye cevap verdiğini.

Enderun Okulu
Üç kıtada altı asırlık bir hükümranlık şanlı ecdadımızın devlet ve medeniyet mirasının sırlarının bulunduğu ve dünyanın en büyük arşivi olan Osmanlı Arşivi'ni, bizler doğru dürüst incelememişken, bine yakın Amerikalı ile yüze yakın İsrailli tarihçinin yıllarca didik didik ettiğini. ..
Bugün ABD'de sadece "Enderun okulu" hakkında hazırlanan uzman eserlerin ve doktora tezlerinin sayısının 350 tane olduğunu. .

Mehterin Büyüleyici Tesiri
Batı musiki şaheserlerini yazmış olan Mozart,Bizet gibi büyük bestekarların mehter musikisinin büyüleyici tesiri altında kalarak,Türk tarzında Alla Turca denilen kısımlarını yazdıklarını..

Medine Muhafızı
Osmanlı'nın edeple taçlaşmış iman anlayışının gereği olan Hazreti Peygamberi'nin(sav) şehrini bir valinin adının altına sokamayacağı saygı ve edebi ile, oraya göndereceği idareciyi `Vali " yerine "Medine Muhafızı " diye isimlendirme hassasiyetini gösterdiğini . .

Osmanlı Topçuluğu
Kanuni Sultan Süleyman devrinde yıllarca İstanbul'da kalan ve yazmış olduğu eserini en büyük Hıristiyan hükümdarı II Filib'e takdim eden İspanyol yazar Cristobol de Villalon'un, dönemin Osmanlı topçuluğu hakkında:
"Dünyada hiçbir devletin, Türk topçusu ile mukayese edilebilecek topçusu yoktur. İstanbul'da eski model olduğu için kullanılmayıp süs diye surlara konan topları inceledim Bunlar bile İspanya ordusundaki toplardan çok daha kaliteli idi. Tophane sırtlarında çaptan düşmüş diye yığılan 40 kadar topu hayretle seyrettim. Bunları alıp topçu kuvveti oluşturmak istemeyecek hiçbir Avrupa devleti bilmiyorum dediğini. . .

Haram Yemeyen Ordu
Osmanlı ordusunun, İslam'ı tek bir bayrak altında toplamak gayesiyle Mısır seferine giderken Gebze yakınlarındaki bağlık-bahçelik bir arazide mola verdiğinde Yavuz Sultan - Selim'in bütün askerlerin heybelerini arattığını ve hiçbirinde meyve cinsinden birşey çıkmaması üzerine ellerini Ulu Dergah kaldırıp :
"Allahım, sonsuz şükürler olsun. Bana haram yemeyen bir ordu lutfettin. Eğer askerimin içinde tek bir kişi sahibinden izinsiz bir meyve yeseydi ve ben bunu haber alsaydım Mısır seferinden vazgeçerdim'.' diyerek Rabbine sonsuz hamd ü senalarda bulunduğunu. .

Ecdadımız Yüz Akımız
Altı asır gibi uzun bir süre üç kıtada hükmünü yürüten ecdadımızın medeniyet mirasını inceleyip araştırmadan içte ve dıştaki bazı gafil ve hainlerin ona, "emperyalist" yaftasını yapıştırarak mahkum etmeye çalışmalarına mukabil, Macaristan İlimler Akademisi tarafından ortaya çıkartılıp yayınlanan bir belgede belirtildiğine göre, Osmanlı Devleti'nin Macaristan'da hakim olduğu devirlerde, Macar halkından yılda 7 milyon akçe 21 milyon vergi toplayıp, buna karşılık aynı yıl Macaristan'a 21milyon akçe yatırım yaptığını...

Barbar Kim?
Bizans'ı kurtarmak üzere İstanbul'a çağrılan Haçlı ordularının Hristiyanlığın mukaddes kilisesi Ayasofyanın tepesinde ki altın haçı sökerek eritip sattıklarını...
Yıllar sonra Osmanlı ordusunun İstanbul'un fethi sırasında bir yeniçerinin, fetih hatırası olarak saklamak maksadıyla Ayasofya nın küçük bir çini parçasını koparmak istemesini, Fatih Sultan Mehmed'in "tahribe teşebbüs"le suçlayıp cezalandırdığını…

Yavuz'un izinden Gidenler
1967 Mısır-İsrail savaşında, Mısır askerlerinin, düşmanlarını beklerken İsrail ordusunun bir anda Süveyş'in öbür yakasını geçerek dünyayı şaşırtığını...
Mose Dayan'ın bu muazzam başarıyı daha sonra bir basın toplantısında : "İsrail in bu başarılı stratejisi, Yavuz Sultan Selim in yıllar önce Mısır'ı fethederken uyguladığı harp planının bir kopyasıdır" diye açıklayıp gafletimizi yüzümüze vurduğunu..

Bir Hazır Cevap
Fransa Kralı III Napolyon'un, Paris'te Osmanlı Devleti Büyükelçisi olarak bulunan Ahmet Vefik Paşa ile konuşması esnasında bir ara alaylı bir şekilde "Sen kendini Yavuz Sultan Selim'in elçisi mi zannediyorsun?" demesi üzerine Ahmet Vefik Paşa'nın da büyük bir hazır cevaplıkla: "Öyle olsaydım, siz Fransa'da imparator olarak bulunamazdınız" cevabını verdiğini... .

Abdülhamid Han'ın İstihbarat Gücü
Batılı emperyalist güçlerin, Ermenileri piyon olarak kullanıp kışkırtarak Anadolu'da karışıklıklar çıkardığı günlerde, İngiliz Büyükelçisi'nin Sultan Abdülhamid'e gelip, küstahça: "Daha ne kadar Ermeni öldüreceksiniz?" diye sorma cüretini göstermesi üzerine, Ulu Hakan'ın keskin bakışlarını elçinin üzerine dikerek:
"Filan gün, filan saatte Karadeniz'in filan noktasına yaklaşıp, karaya Ermenileri Türklere karşı silahlandırmak için şu kadar sandık malzeme çıkaran ve komitacılara teslim eden İngiliz gemisinde, Türk başına kaç silah bulunuyorsa tam o kadar Ermeni öldüreceğiz. " cevabını verdiğini...Sultan Abdülhamid'in bu muazzam istihbarat gücü karşısında İngiliz elçisinin dehşete kapılarak aptallaştığını...

Nereden Nereye
Birinci Dünya Savaşı'ndan bir hafta önce, 1914 yazında.1 Türk lirasının karşılığının 3.7 dolar ve 18.45 marka tekabül ettiğini. .

"Yüzüm Allah Katında Şeref Kazansın"
Hintli Müslüman kardeşlerimizin, Osmanlı Devleti'nin Balkan Savaşı'nda yüzlerce şehit ve binlerce yaralı verdiklerinin haberini almaları üzerine, kilometrelerce ötedeki kardeşlerinin acılarını bir nebze olsun dindirebilmek için bir Kızılay heyeti teşkil ederek Türkiye'ye gönderdiklerini...
Bu heyetin savaş boyunca birçok din kardeşinin yaralarını sarıp başarılı hizmetlerden sonra 1913 Temmuz'unda Hindistan'a döndüğünü. . -
Kızılay heyetine Bombay'da büyük bir karşılama merasimi hazırlanıp, gemi limana yanaştığında o günkü Hintli Müslüman liderlerden Muhammed Ali Cevher' in, heyet başkanı Doktor Ensari'ye :
"Sen Osmanlı ordusuna hizmet edip geldin… Ayağını Hindistan topraklarına basmadan bu benim yüzüme bas da, yüzüm Allah katında şeref kazansın" diyerek başını yere koyup yüzünü Dr. Ensari'nin ayakları altına uzattığını...

Yahudilerden Müthiş İtiraf
1967 yılında Pariste düzenlenen dünya Yahudi Kongresi'nin zabıtları arasında bulunan bir belgedeki kayıtlara göre bir delegenin :
"Evet bugün bağımsız bir devletimiz var ama mesut muyuz? Osmanlı'nın devrindeki gibi huzurlu muyuz? Samimiyetle ve hepinizin içinden geçenleri dile getirdiğime inanarak söylüyorum ki hayır!Bizim bu dünyada huzurlu ve emniyetli yaşamamız. Osmanlı'yı yeniden kurmaya bağlıdır!" dediğini…

"Çadır İçinden Savaş İdare Etmeyüz"

Merc-i Dabık Savaşı öncesi Büyük Hünkar Yavuz Sultan Selim'in ordusunun önünde askerleriyle beraber göğüs göğüse çarpışmak için atını ileri doğru mahmuzlaması üzerine, sadrazam Sinan Paşa'nın padişahın ellerine sarılıp:
"Şevketlü hünkarım, olmaya ki heyecana gelir, kendinizi ateşe atarsınız, yüreğimiz dilhun olur" diye gitmemesi için yalvardığını...
Alem-i İslam'ın birliğini sağlama adına hayatı at sırtında geçmiş olan bu büyük dava adamının bunun üzerine: "Biz cennetmekan Fatih Sultan Mehmet Han,ın torunuyuz, çadır içinden savaş idare etmeyüz" diye haykırdığını. .

Yedi Ben
Yavuz Sultan Selim Han'ın doğumundan az bir zaman önce babası ll. Bayezid'in sarayına gelen bir dervişin:
”Bugün bu hanedandan bir erkek çocuk dünyaya gelecektir ve babasının yerine geçecektir. Vücudunda yedi ben bulunacaktır ve onların miktarınca alişan beylere galebe edecektir” diyerek ortadan kaybolduğunu.
Hakikaten de Yavuz Sultan Selim'in altı yıl gibi kısa süren hükümdarlık döneminde yedi tane devleti yeryüzü haritasından sildiğini. .


Yavuz Sultan Selim'de Kulluk Şuuru
Makedonya kralı Büyük İskender'in, Mısır'ı işgal ettiği zaman kendisinin Yunanlılar için haşa ilah kabul edilen Jüpiter yıldızından geldiğini iddia ederek, uluhiyet davasında Firavun'u taklit ettiğini. Buna mukabil Yavuz Sultan Selim'in, Mısır tahtına nail olduğu zaman :
”1Mülk, Allah'ındır. şayet benim veya başka bir kimsenin yeryüzünde parmak ucu kadar toprağı olsa bu Allah'la ortaklık değil midir?" diyerek kulluk şuuruyla secde-i şükre kapandığını. . .

Picasso ve İslam

İslam dininin pek çok hikmete mebni olarak resme cevaz vermemesi neticesinde, Osmanlı'da daha çok hat sanatı, tezhib gibi, bugün dünyanın nofigüratif dediği sanatların geliştiğini . . .
Avrupa ressamlarına bizim hat sanatı örneklerimiz gösterildiğinde, İspanyolların son büyük ressamı Pablo Picasso'nun (1881-1973):
”Varmayı düşündüğüm hedefe Müslümanlar beş yüz sene önce ulaşmış" diyerek hayranlığını ifade ettiğini. . .

_________________



Sayfa başına dön Aşağa gitmek
Kullanıcı profilini gör
 
Osmanlının Atlı Cengaverleri:AKINCILAR
Önceki başlık Sonraki başlık Sayfa başına dön 
1 sayfadaki 1 sayfası
 Similar topics
-
» Avrupalı Ressâmların Yapmış Oldukları Osmanlı Tablolar
» Bursa'daki Osmanlı Sarayı'na Ne oldu?
» rumeli
» tarihimizden ibretlik kıssaslar
» Osmanlıca - Türkçe Sözlük (A'dan - Z'ye)

Bu forumun müsaadesi var:Bu forumdaki mesajlara cevap veremezsiniz
KUMRUM :: KUMRUM TÜRK DÜNYASI VE DINIMIZ :: TÜRK TARiHi-
Buraya geçin: